Jenn Ashworth’ün ikinci mektubu

Sevgili Nermin,

Muhteşem mektubun için çok teşekkür ederim. Kullandığın sözcükler, sen ve kişiliğin hakkında hemen bir fikir sahibi olmamı sağladı – iyi bir yazar ve iyi bir çevirmenin birlikte çalışınca nasıl bir mucize yaratabilecekleri kolay unutuluyor!

Seninkileri cevaplamadan önce ben bir soru yöneltmek istiyorum. Yazma sürecinde iken, yazdıklarının çeviri aşamasını da göz önünde bulunduruyor musun hiç? Kazuo Ishiguro bir röportajında, romanının birçok dile çevrileceğinin kesinlikle farkında olduğunu, bu yüzden de bir dilden diğerine aktarılırken özelliğini koruyamayacağını düşündüğü bir takım nükte ve cinaslar kullanmaktan kaçındığını söylemişti. Bu gerçekten dikkate değer bir durum, değil mi?

Bana gelince, ben geleceği düşünerek yazdığımı söyleyemem – fakat redaksiyon sürecinde (şu anda The Friday Gospels adlı kitabımın içinde bulunduğu aşama) gitgide daha çok farkına varıyorum ki, Chorley-doğumlu kahramanlarımın kullandığı bazı kelime ve sözcük grupları var ki (hatta sözdizimsel olarak farklı kullanımlar – örneğin bir şeyi ‘yapmaya çalışmak’ diyebileceğimiz ‘try to’ yerine bir şeyi ‘denemek ve’ yapmak diyebileceğimiz ‘try and’ kullanımı gibi), bunlar bölgesel olarak geçerli ve yaratmak istediğim karakter için mükemmel seçimler olmakla birlikte ülkemin diğer bölgelerindeki okuyucularıma yabancı ve hatta belki biraz tuhaf gelebiliyor. Burada birçok bölgesel dil farklılıkları göze çarpıyor – buna bayılıyorum.

Hatta durumu biraz daha zorlaştıran bir diğer faktör; ailenin (beş tane birinci tekil şahıs anlatıcı bulunuyor) Mormon olması. (Kaçamak bir özet istemişsin; işte şöyle: ailenin dört üyesi, bir görev için Utah’a gitmiş olan beşincinin -ortanca oğul- dönmesini bekliyor. İki yıldır evden uzakta kendisi. Herkes onun geri dönüp ailelerindeki bazı problemleri çözmesini, bir yolunu bulup onları kurtarmasını istiyor. Fakat sonra onun aslında kendisini kurtarması gerektiği ortaya çıkıyor.)

Mormon inancı, burada çok azınlıkta kalan bir din (bu dinden haberin var mıydı?), bu yüzden bir denge kurmak gerçekten büyük ustalık isteyen bir iş –onların dillerine, ifade biçimleri ve kelime seçimlerine ve ayrıca etraflarındaki dünyayı algılaryışlarına sadık kalmak– ama aynı zamanda da nihayetinde herhangi bir okuyucunun onların (ve benim) ne söylemeye çalıştığını anlamasını sağlamak. Ve bütün bunlar, benim kullandığım tek bir dil üzerinden aktarılıyor, İngilizce. Gelecekte karşılaşılabilecek bütün sorunlara ilaveten bir de çeviri konusunu göz önünde bulundurarak yazmaya kalksam, çıldırırdım herhalde. Sen bu konuyu nasıl ele alıyorsun?

Cold Light adlı ikinci romanımı nasıl yazdığımla ilgili biraz bilgi almak istemişsin. Benim için çok zor bir yıldı; tam zamanlı olarak hapishanede çalışıyordum ve düşünmek, hayal kurmak ve kitabımı planlamak için bana kesinlikle hiç zaman bırakmayan türden bir işti. Orada çalışmaktan zevk alıyordum aslında fakat yazmaya ayırabildiğim tek zaman, o günkü bir saatlik öğlen arasıydı. O gün oldukça karmaşık da olsa ilk taslağı oluşturmayı başardım. Fakat tahmin edeceğin gibi roman, bir saatlik bir fikir patlamasıyla yazılmıştı, bu yüzden çok bölük pörçüktü ve tutarlı bir bütün olmaktan uzaktı. Sonunda yazma bursu alabilmek için Sanat Konseyi’ne başvurdum ve böylece kitabımı bitirebilmek için bir süreliğine çalışmaya ara verebildim. İşin ne kadar ilginç ve ilham verici olursa olsun, bazen sadece birazcık sessizliğe ihtiyaç duyuyorsun, öyle değil mi?

Sana ait bir odanın olmasıyla ilgili söylediklerin çok hoşuma gitti; bana gerçekten çok mantıklı geldi. Sanırım insanlar Virginia Woolf’un şu sözlerinin tamamını unutuyorlar – bir kadının kendine ait bir odaya ve yılda beş yüz pounda ihtiyacı vardır! (bu miktarın günümüz parasıyla ne kadar ettiğini bilmiyorum ama sanki fazlaca bir meblağ gibi geliyor…) Yazarların çok paraya ihtiyacı yoktur, fakat çok fazla zamana ihtiyaçları vardır ve yazarak bu zamanın maddi karşılığını pek alamazsınız. Yazarlar bir araya geldiğinde sohbetin sanat kadar para ve paranın ne kadar az olduğu konularına kaydığının farkındayım! Çalışmakta olduğum Lancaster Üniversitesi’nde bana ait bir odam var fakat evde yok. Şu anda yatağımda yazıyorum ve alt katta eşimin küçük oğlumuza yemek pişirdiğini duyabiliyorum. Burada bir an olsun sessizlik bulamıyorum!

Barselona’da yürüttüğün proje kulağa gerçekten çok ilginç geliyor. Ben bu tür bir çalışma yapmayalı bayağı zaman oldu –ama en son çalışmam Manchester’daydı– İstasyon Öyküleri projesi. Web sitemde bunun için bir bağlantı eklendi. Anlayacağın, benim işim hep İngiltere’nin Kuzey Batısında. Sen çok seyahat eder misin? Bu seyahatler bir şekilde yazının içine de sızar mı? Ve şu anda ne yazdığın ve hangi projeler üzerinde çalıştığın hakkında biraz yazar mısın?

Mektubumda aradığın cevapları bulmuş olmanı umuyorum.

En iyi dileklerimle,

Jenn

Posted in Letters
2 comments on “Jenn Ashworth’ün ikinci mektubu
  1. Ashley says:

    Dear Jenn, it was lovely to read your letter. I do know what you mean about regional accents. I live not far from Belfast and when as children we were taken on our holidays to the Manchester area to stay with grandparents, it really was just as much like crossing a border as travelling from northern into southern Ireland was crossing a border! When writing I think you should write what you hear & what you see as honestly as you are able.

  2. Ashley says:

    Hello Jenn, I was just thinking that if Mitt Romney wins the next presidential election (heaven forbid) in the USA I expect we will all be hearing a lot more about Mormonism!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

Manchester Mektupları Hakkında

Manchester Letters features an online correspondence between UK author Jenn Ashworth and Turkish writer Nermin Yildirim. Over the course of the next few months, they will be sharing insights into their working lives; discussing current works in progress, sources of inspiration and how their social and political environments impacts on their creativity.

Read more

#manchesterletters