Jenn Asworth’ün Altıncı Mektubu

Sevgili Nermin,

Nerede olduğumuz ile nasıl yazdığımız arasında bir bağlantı olup olmadığı hakkındaki fikrimi sormuştun. Ve bu konu üzerinde o kadar uzun bir süredir kafa yoruyorum ki, sana yazdığım bu son mektup oldukça gecikti!

Cevabım şu ki, bence olmalı – bir yazarın nasıl yaşaması ve yazmayı günlük hayatından arta kalan yere nasıl uydurması gerektiği (ya da bunun tam tersi olmalı belki de?) ve bu uygulanabilirliklerin eti ile patateslerinin ortaya çıkacak olan eseri nasıl değiştirebileceği hakkında zaten yazmıştık. Ayrıca, mektuplarımızda olmasa bile, katıldığımız etkinliklerde, edebi ortamımızın ve kültürümüzün yazımızı farklı şekillerde etkileyebileceğini de ele almıştık – İngilizce yazmanın baskı aşamasındaki avantajları gibi. Yaşadığınız şehirle ilgili diğer insanların tembel klişeleriyle çalışmanın zorlukları. Türkiye ve İngiltere’de yazarlar için geçerli olan sansür ya da sansür tehdidinin etkisi. Fakat şu anda sanırım seyahatten söz ediyorsun – evden uzaklaşmak ve bilinmeyeni tecrübe etmek.

Ben aslında senin kadar çok seyahat etmedim –çocuklarım biraz daha büyüdüklerinde belki o günleri de görürüz – ve belki de seyahat şu zamana kadar hayatımın önemli bir bölümünü oluşturmadığından, yazılarımın çoğu bir şekilde ‘ev’ ile ilgili – evde olma ya da evde olmama hissi. Benim ilgimi çekenler, tanınırlık, esrarengizlik, tanınanı yabancılaştırma ve çok yakınımızda olan korkunç ve bilinmeyen şeyleri su yüzüne çıkarma gibi konular. Daha fazla seyahat etseydim acaba bu tür bir yazar olur muydum, merak ediyorum. Kim bilir? Daha önceki mektuplarımızdan birinde söylediğimiz gibi, ne tür bir yazar olduğumuz, muhtemelen biz bu işin sonuna gelene dek birçok kez değişecektir!

Memleketin hakkında yazmak kulağa tembelce ya da kestirme bir yol gibi gelebilir. Sonuçta, bildiğim bir yer hakkında yazarsam, herhangi bir araştırma yapmam gerekmez. Eve yabancı hissi verebilmek için başvurduğum yöntemlerden biri, detaylara odaklanmak – bir turistin dünyaya bakışıyla değil, o bölgeyi çok yakından tanıyarak edinilmiş oldukça ufak detaylar. Uyguladığım diğer bir yol da, hakkında yazdığım yerlerle ilgili eşsiz, sıra dışı ya da gözden kaçan noktaları bulmaktır. Ben sadece yazmayla ilgili bildiğimiz o eski tavsiyeye uyuyor ve ‘bildiğimi yazıyorum.’ Fakat ben bir yazarın kesinlikle ‘bildiğini’ yazması gerektiğine inanmıyorum. Herhangi bir şeyi ‘bilerek’ gerçekten yazmaya başlayabileceğinizi düşünmüyorum – sadece bir takım sorularınızın olması ve bunları sorgulamaya girişmek (ve nadiren yanıtlarını sunmak) için kalemi kağıda vurmak (ya da benim durumumdaki gibi elleri klavyeye). Yazar olmanın sadece bildiklerinizi dünyaya göstermekten çok daha fazlası olduğuna inanır oldum.

Senin ‘Paul’ çok hoşuma gitti – onu adeta benimsedim ve sanırım Manchester’a bir dahaki gelişimde her köşede ona rastlayacak, her barda onun göreceğim. Şehirlerle ilgili görüşlerin – Manchester veya İstanbul – kendi başlarına birer karakter olmaları bana çok anlamlı geldi, fakat benim kendi yazma hayatımda böyle bir durumun söz konusu olduğunu sanmıyorum.

Geçen hafta bir etkinliğe katıldım ve yazar David Vann’ın, eserlerinde yer ve çevrenin görüntüsünü ele alış şekli hakkındaki konuşmasını dinledim. Çok iyi tanıdığı bir yerde kurgulanmış olan ‘Legend of a Suicide’ adlı kitabından bir bölüm okudu. Okumayı bitirdikten sonra, bir yazarın bir manzara betimlemesini nasıl baskı altına alabileceğini anlattı ve bu gerçekleştiğinde betimleme sadece bir olay yeri hazırlamaktan çok daha fazlası olup, psikolojik ya da içsel bir ortamı görünür hale getirmenin bir yolu haline geliyor. Anlattıklarını duyunca, kafamda bir şimşek çaktı. Ben de ‘ev’ ile ilgili tam olarak bu şekilde yazmak istiyorum – ya da, aslında, herhangi bir yer hakkında. Bence gittiğimiz ve yaşadığımız yerlerde bulduğumuz şeyler o yerin kendisinden çok bizimle ilgili gerçekleri yansıtır. Cold Light adlı kitaptaki Preston, çevresindeki yerleşim yerlerinden kopuk, istikrarsızlıklarla dolu, süreklilikten yoksun, tuhaf bir yer çünkü burası öykülerle mücadele halindeki birinin, ve hatta neyin gerçek olup neyin olmadığını artık ayırt edemeyen birinin gözüyle betimleniyor. Dünya ona daha nasıl görünebilirdi ki? Bence bir karakterin dünyayı nasıl gördüğüyle ilgili yazabiliriz, ama dünyanın aslında ne olduğu ile ilgili yazabilmemiz asla mümkün değil – etkinliklerden birinde söylediğin gibi, insanlar roman yazarlarına ‘gerçekler’ için gelmezler ve biz de asla gerçeklerle meşgul olduğumuzu düşünerek kendimizi kandırmayalım.

David Vann’ın söylediği bir başka şey de, ona göre yazmanın bir ‘başkalaşım’ şekli olduğuydu. Bununla tam olarak neyi kastetmiş olabileceğini halen düşünmekteyim. O anda, fikrini değiştirme, yeni bir şeyler öğrenme ve hatta bir çeşit yolculuğa çıkma gibi düşünceler uyandırdı kafamda. Yazmanın başının bir bilinmezlik ortamı ve yazmanın kendisinin de bir çeşit keşfetme eylemi olduğu düşüncesi. Bana kesinlikle böyle geliyor. Bir kitaba başlarken kitabın sonunu biliyor, ya da bildiğimi düşünüyor olsam da, bunu neden yazdığımı ya da bir okurun bundan ne çıkarmasını umduğumu kitabın en sonuna kadar gerçekten bilmiyorum. Belki de bir romanın henüz en başında olmamdan dolayı ziyadesiyle bilinmezlik ortamında olup, dönüşüm aşamasını beklemekte olduğumdan, sorunu yanıtlamakta zorlanıyor, daha fazla soru sormaktan öteye gidemiyorum.

Buluşmamız hakkında yazmayacağım çünkü mektubunda bunu finale sakladığını söylemişsin. Bu yüzden mektubumu ve bu projedeki görevimi, yazmanın benim için her şeyden önemlisi bir söyleşi olduğunu belirterek noktalıyorum. Romanlar, başka hiç kimsenin ağzını açıp da bir kelime söyleyemeyeceği, müdahale edilemez, aşılması güç metin parçaları ve okuma da sessiz, hareketsiz ve kendi başına yapılan bir aktivite gibi görünüyor olabilir, ama ben aslında böyle olduğunu düşünmüyorum. Okumayı ve yazmayı bir ileti dizisi olarak görüyorum – bir yarısı yaratma eylemi, diğer yarısı ise hayal eden ve özel ve gizemli bir şekilde yazma işine dâhil olup metni tamamlayan okur tarafından icra ediliyor. Çok fazla seyahat etmiyorum, yaptığım okumalar dışında – okumak, yazarlar ve dünyanın dört bir yanından karakterler ile büyüleyici ve samimi sohbetler yapmamı sağlıyor. Tıpkı bu son birkaç aydır bizim yaptığımız ve bu proje sona erdiğinde de devam etmeyi umduğum bu sohbetler gibi. Bu söyleşide içinde bulunduğum kısımda senin okuyucun olmak olağanüstü bir deneyimdi.

Jenn

Posted in Letters
One comment on “Jenn Asworth’ün Altıncı Mektubu
  1. Ashley says:

    Jenn, I love that last paragraph: conversation! That is indeed what it’s all about. I sometimes think that I should be writing something no matter what I read, but a letter is the perfect vehicle. Dear Jenn, many thanks…………….Ashley.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

Manchester Mektupları Hakkında

Manchester Letters features an online correspondence between UK author Jenn Ashworth and Turkish writer Nermin Yildirim. Over the course of the next few months, they will be sharing insights into their working lives; discussing current works in progress, sources of inspiration and how their social and political environments impacts on their creativity.

Read more

#manchesterletters