Nermin Yıldırım’ın Beşinci Mektubu

Sevgili Jenn,

bu mektubu sana Barselona-İstanbul-Ankara-Yalova-İstanbul-Manchester- Lancaster-Preston-Manchester-Barselona-Londra-Barselona hattında uzanan ve bir aydan fazla süren uzun bir yolculuğun ardından, nihayet Barselona’ya, evime döndüğüm gün yazıyorum. Koşuşturmayla geçen onca zamandan sonra yeniden burada, sana ilk mektubu yazdığım odadayım. Nerede olduğumuzla ne yazdığımız arasında bir bağ var mı dersin? Bence var. İnsana içinde bulunduğu zamandan ve mekandan çok değen ne var? Belki geçmiş, yani anılar. Ama onlar da çoktan içinden geçilmiş, bitirilmiş başka bir zamana ve mekana ait oldukları, olabilidikleri için varlar. Öyle değil mi?

Manchester Edebiyat Festivali’nde, birlikte katıldığımız oturumda, bize şehirlerin ve mekanların romanlarımızdaki yeri ile ilgili bir soru sorulmuştu, hatırlıyor musun? Ben kendi örneklerimi verirken, İstanbul’un ne kadar güçlü bir karakter olduğundan bahsetmiştim. İkinci romanım Rüyalar Anlatılmaz’da İspanyol bir kadın (Pilar) aniden ortadan kaybolan kocasını aramak için hayatında ilk kez İstanbul’a geliyor ve kendisini beklenmedik bir maceranın içinde buluyordu. O gün de anlattığım gibi, bütün bu süreçte, yani ben kahramanım Pilar’ın kocasını arama macerasını yazmaya çalışırken, İstanbul sahnede rol çalma gayretindeki bir oyuncu gibi sürekli olduğu yerde kıpırdanıp, sağa sola gülücükler saçıyordu. Kendimi onun kollarına bıraksam, romanda kendisine münasip gördüğümden daha mühim bir yer kaplayacak, zavalı karakterlerimden rol çalacaktı. Ama çektiği numaraların hiçbirini yemedim ve ne zaman bir adım öne çıkmaya çalışsa, ona sabır ve saygıyla, durması gereken yeri işaret ettim. Zira Pilar İstanbul’a turistik bir gezide büyülenmeye değil, yana döne aradığı kayıp kocasını bulmaya gelmişti. İstanbul’un şaşaasını görecek hali yoktu. Yani romanda İstanbul’un yeri sınırlıydı, öyle kalmalıydı. Ama işte kuvvetli kimliklere sahip şehirler hakkında yazmak, ya da o şehirlerde geçen hikayeler yazmak, bazen böyle tehlikeli olabiliyor. Onların karakteri, bizim yaratmaya çalıştıklarımıza baskın çıkabiliyor. Galiba yazarken bunu aklımızın bir köşesine çivilemek ve dikkat etmek lazım.

Şehirlerin karakterleri…. Evet, şehirleri insanlara benzetmek, çoğumuzun oynamaktan hoşlandığı eski bir oyun. Mesela İstabul benim için gün ağarmadan denize açılan; nasırlı elleriyle ağları denize bırakırken, inceden bir türkü tutturan; yirmi sekiz yıldır aynı kadınla evli, yirmibeş yıldır aynı oğulun babası, güleç yüzlü ama bir o kadar da hüzünlü bir balıkçıdır. Hayatta aradığını denizde, denizde aradığını hayatta kaybetmiş gibi, her daim ansızın bulunacak olana bakınmaktadır. Akşamları iki tek atar ve kafayı bulunca bazen kendini tutamayıp, içinde kabuk tutmuş yaraları soyar, usul usul ağlar.

Ama daha önce de söylemiştim; tek bir kişi olamayacak kadar çok katmanlıdır İstanbul. Kolayca bir sokak kadını da olabilir pekala. Görmüş geçirmiş, feleğin çemberinden geçmiş, hayatın sillesini yemiş, kimseye güveni kalmamış, ağzı bozuk, kalbi kırık dünya güzeli bir fahişe mesela. Ya da günlerden çarşambayı, çiçeklerden papatyayı, meyvelerden kirazı, ağaçlardan çınarı, renklerden limon sarısını seven, Hıdırellez’de dilek niyetine kağıtlara iki çocuklu bir aile ve bahçeli bir ev çizen, gelecekten mutlu günler dileyen, koca gözlü, minik ağızlı, sessiz bir genç kız… İstanbul’un çok sesli hayatlar korosunda öyle çok kişi var ki… İnan bilemiyorum şimdi hangi birini seçeceğimi…

Manchester’a ilk geldiğimde de (tıpkı senin İstanbul’da yaptığın gibi havaalanından otele doğru giderken, festival görevlilerinden sevgili Charlotte’un arabasının camından şehri seyrediyordum) burası bir insan olsaydı, kim olurdu diye sordum kendi kendime. Gelmeden evvel herkesin beni “Orası yağmurun şehridir, sakın ola şemsiyesiz, yağmurluksuz gitme” diye uyardığı, ama kentte geçirdiğim günler boyunca topu topu birkaç damla yağmur görebileceğim; aksine semayı kaplayan güneş ışınlarının oyuncu kediler gibi cömertçe yüzümü yalayacağı Manchester kimdi, kim olabilirdi? Hakkında pek az şey biliyordum. Herkesi bildiği şeyler… Ve sadece The Smiths ve Joy Division’dan ötürü bile, yani sırf Morrissey’in ve Ian Curtis’in yüzü suyu hürmetine, o şehri zaten seviyordum. Şehirde geçirdiğim altı günün sonunda, ona giydirebileceğim bir karakter buldum. Elbet içinde birden fazla kahraman gizlidir, her biri başka bir köşesinde nöbettedir. Gel gör ki ben hepsiyle tanışacak kadar uzun süre kalmadım içeride. Ne anlayıp öğrendiysem, hepi topu altı kısa gün içinde… İşte şimdi müsaadenle seni bendeki Manchester’la tanıştırmak isterim:

Mesela Paul olabilir adı. Manchester, yani Paul, on yedi yaşında bir delikanlı. Herkes onun futbolu, güzel gülüşlü kızları ve yağmurun altında uzun yürüyüşler yapmayı sevdiğini sanadursun, o aslında kimseye göstermediği -ve asla göstermeyeceği- şiirler yazmakla ilgileniyor. Kimsenin kendisini anlamadığını düşündüğü o acımasız ve zorlu zamanlardan geçiyor. Kendince hayata yeni anlamlar bulmaya çabalıyor. Yaraların çirkin sayıldığı bir dünyada büyümüş, bu yüzden yaralarını herkesten köşe bucak saklıyor. Etrafındaki kimseye benzemek istemiyor Paul. Ama gün be gün diğerlerine daha çok benzediğini görecek. Bunu bilmek acı verecek ona. Aklına yapacak daha iyi bir şey gelmediğinden bol bol içecek. Çorapsız giydiği makosen ayakkabılarıyla, yağmurun altında yürüyecek. Ne güzel gülüşlü kızlar ne de aşık olmak ona iyi gelecek. Ailesine, arkadaşlarına, çevresindeki onlarca insana rağmen, içinde büyüttüğü boşluğu bir türlü eritemeyecek. Her sabah o boşluğun içine uyanıp, her gece yine aynı boşluğun orta yerine kıvrılıverecek. Ama sorsan sana kederli olduğundan asla bahsetmeyecek, belki sadece “sarhoşum” deyip geçiştirecek. Çünkü onun dünyasında… yaralar hep gizli. Yaralar gizlenmeli…

Manchester’dan ayrılırken Paul’e “yeniden görüşünceye kadar hoşça kal” dedim. Evet, yeniden geleceğim…

İşte böyle Jenn. Kaçak göçek yazılmış bir mektubun sonuna geldik. Bu mektupta kaçak güreştiğimi itiraf ediyorum, çünkü anlatmak istediğim pek çok şeyin kıyısından geçtim ama hiçbirine dokunmadım. Aslında anlatacak bir sürü şeyimiz vardı değil mi? Birbirimizi hiç tanımadan yazılmış onca mektuptan sonra evvela İstanbul’da, sonra Lancaster’da, derken Manchester’da görüştük, yani yüzyüze geldik. Birlikte edebiyat festivallerine katıldık, şehirler dolaştık. Aylardır satırların arasına sıkıştırıp durduğumuz onca şeyi sesle giydirip, uzun sohbetler ettik. Ama mektubumda hiçbirinden bahsetmedim. Mektuplaşmaya başladığımız günden beri sanki bizi izleyen, okuyan hiçkimse yokmuş gibi, gözlendiğimizi unutmayı becererek, açık açık yazdım her şeyi sana. Aklıma ilk geldiği gibi. Planlamadan, kurgulamadan, en doğal haliyle… Ama ilk defa ş bu kez romancı yanımı devreye sokup, mektuplarımıza küçük bir kurgu hilesi katıyorum. Daha doğrusu ilk görüşmemizden sonra yazdığın ama görüşmemizden bahsetmemeyi başardığın son mektubunla başlattığın oyuna iştirak ediyorum. Tanışmamızı ve başımıza gelenleri son mektuplarımıza (yani tam da bundan sonra gelecek olanlara) bırakıyorum. Bırakıyorum ki birlikte güzel, kuvvetli bir final yapalım. Hani romanlarda yapmaktan hoşlandığımız gibi…

sevgiler

nermin

Nermin Yildirim

Born in Bursa in 1980. Became interested in literature at a young age. Wrote her first poems and stories during her years in primary school, won awards. When her uncle typed these writings, reproduced them by photocopy and bound them as books she had her first unofficial book at the age of nine. In 2002, she graduated from Eskisehir Anatolian University Faculty of Communication Sciences Department of Press. Then she worked as journalist, editor and columnist for various newspapers and magazines, and as copywriter for advertisement agencies. In 2010, she moved to Barcelona. Her first novel The Forget-Me-Not Building was published in 2011 by Doğan Kitap, one of the most important publishing houses in Turkey. The same year, the book garnered much acclaim in literature circles and was awarded “Novel of the Year” award by the French high schools in Istanbul and Izmir. Yıldırım’s second novel “Dreams Are Untold” was published once again by Doğan Kitap in 2012, on March 7th which is also the author’s birthday.
—-
1980 yılında Bursa’da doğdu. Edebiyata ilgisi küçük yaşlarda başladı. İlk şiir ve hikayelerini ilkokul yıllarında yazdı, yarışmalarda ödüller aldı. Bu yazılar amcası tarafından daktiloya çekilip fotokopiyle çoğaltılarak kitap formuna sokulunca, gayri resmi ilk kitabını 9 yaşında iken eline almış oldu. 2002 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü’nden mezun oldu. Sonrasında İstanbul’da çeşitli gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalıştı; reklam ajanslarında metin yazarlığı yaptı. 2010 senesinde Barselona’ya yerleşti. İlk romanı Unutma Beni Apartmanı, 2011 senesinde Türkiye’nin en önemli yayınevlerinden Doğan Kitap tarafından yayınlandı. Edebiyat çevrelerinde büyük ilgiyle karşılanan eser, aynı yıl İstanbul ve İzmir’deki Fransız Liseleri’nden “Yılın Romanı” ödülünü aldı. Yıldırım’ın yine Doğan Kitap tarafından yayımlanan ikinci romanı “Rüyalar Anlatılmaz” ise 2012 yılında, yazarın doğum gününe denk gelen 7 Mart günü kitap raflarına çıktı.

Read an extract of The Forget-Me-Not Building – English | Turkish

Posted in Letters
2 comments on “Nermin Yıldırım’ın Beşinci Mektubu
  1. MANSOUR says:

    THANK YOU VERY MUCH THIS GREAT SITE ALSO THANK EVERY ONE WHO WROTE
    POEMS STORIES WRITING IN NEWSPAPERS AS NERMIN YILDIRIM TURKIS GIRL IS VERY NICE AND I ASK YOU TO WRITE MORE AND MORE AGAIN.

    THANK YOU

  2. Ashley says:

    Wonderful, Nermin! I read a book & I see images of the people & places described in that book & they are mine, they touch my imagination, just as you see Paul in Manchester. I hope you will use him in a story, in a book so that I can relate to him there as well. I wish you luck for the future. Ashley.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

Manchester Mektupları Hakkında

Manchester Letters features an online correspondence between UK author Jenn Ashworth and Turkish writer Nermin Yildirim. Over the course of the next few months, they will be sharing insights into their working lives; discussing current works in progress, sources of inspiration and how their social and political environments impacts on their creativity.

Read more

#manchesterletters