Nermin Yıldırım’ın ilk Mektubu

Sevgili Jenn,

geçen kış Barselona’da, çektikleri videoları mektup niyetine birbirlerine gönderen yönetmelerle ilgili bir proje takip etmiştim. Videoları ilgiyle izlemiş, yani mektupları okuyarak, onların kişisel ve yaratıcı dünyalarına misafir olmanın tadını çıkarmıştım. Şimdi seninle benzer biçimde, ama video çekmek yerine daha iyi bildiğim bir şeyi yapıp yazarak mektuplaşmak hoş ve ilginç bir deneyim olacak.

Bu deneyimi benim açımdan daha da ilginç kılan bir şey var… Bir süredir üçüncü romanımı yazmakla meşgulüm. Roman temelde, farklı ülkelerde yaşayan iki kız kardeşin birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. Velhasıl aylardır gece gündüz demeden mektup yazıyorum! Şimdi gerçek hayatımda da tıpkı romanımdaki gibi başka ülkeden bir kız kardeşle (edebiyat bizi bir tür ailenin içinde hısım yapıyor neticede) mektuplaşacak olmak, oyunbaz feleğin numarası değilse nedir? Yazarların zaman zaman kendi yaşadıklarından yola çıkarak, kişisel dünyalarını kurgularına bulaştırdığını söylerler, malum. Bende durum biraz daha farklı. Belki sana garip gelecek ama yaşadığım şeyleri yazmak yerine, çoğu zaman yazdığım şeyleri yaşarken buluyorum kendimi. Yani karakterlerim beni taklit etmiyor ama sanırım ben bazen farkına dahi varmadan onları takip edebiliyorum. Yine böyle oldu işte. Evvela iki ülke arasında mektuplaşan kadınları yazmaya başladım, sonra da tıpkı onlar gibi mektuplaşmaya… Talih mi tesadüf mü? Herhalde hayatın ve edebiyatın mucizevi tuhaflıklarından sadece biri…

Yazarların birbirlerinin yazım sürecine duydukları ilgi konusunda sana katılıyorum. Sohbet azıcık derinleşmeye başladığında birbirimize sahici bir merakla sorduğumuz soru hep bu oluyor. Her defasında herkesin kendine has apayrı bir tarzı olduğu çıkıyor ortaya. Kimi yazarken kahve fincanlarında boğuluyor; kimi ağzına lokma dahi koymuyor. Kimi ille de müzik istiyor, kimi değil müzik rüzgârın sesinden bile rahatsız olup pencereleri kapatıyor. Kimi gece herkes uyuyunca yazıyor, kimi sabah herkes uyanınca… Bütün bu çeşitlilik ve sürecin yazardan yazara gösterdiği farklılık elbet hepimizin ilgisini çekiyor.
(Sahi, bir ara cezaevinde çalıştığın ve öğle aralarında arabana koşup yazdığın dönemle, dahası o dönemin yazılarına etkisiyle ilgili konuşmak /yazışmak isterim. Ne garip, tanışmak en çok birbirimiz hakkında bilmediğimiz ne çok şey olduğunu fark etmemize yol açıyor!)

Benim şahsi serüvenime gelince… Senin gibi gece yazdığım dönemler oldu. Uykusuzluktan mustarip olduğum zamanlarda, uzun süre önce. Bütün şehir kendini ılık, şefkatli bir uykunun kucağına bıraktığında, yazı masamın başına otururdum. Sonra zamanla uyku perileriyle aramda daha dostane bir ilişki kuruldu ve ben de geceleri uyuyup gündüzleri yaşayanlar kervanına katılabildim. Ama günümün büyük kısmını ofiste geçirdiğim için ancak kafamın kazan gibi olduğu akşam saatlerini yazmaya ayırabiliyordum. Bu sınırlandırılmışlıktan rahatsız oluyor; çareyi kimi mecburiyetlerimden çaldığım zamanı yazmaya vakfetmekte arıyordum. Tıpkı senin arabana kapanıp yazışın gibi, yalnız kalabileceğim, kapalı bir kapının ardına sığınabileceğim her yerde şansımı denedim. Her nevi gürültüden dikkati dağılan biri olarak mümkün olduğunca sessiz yerleri tercih etmeye çalışıyordum. Mesela hiçbir zaman kafelerde filan yazabilen biri olmadım. Kahramanım kendini bilmem kaçıncı kattaki bir balkondan aşağı atmak üzereyken yan masadan yükselen bir sakız ya da kahkaha sesi, içimde kendimi balkondan atma isteği uyandırabiliyordu çünkü. Velhasıl, roman yazmak yepyeni bir gerçeklik yaratma çabasıysa, ben içinde bulunduğum hakikatin izlerini taşıyan ve durmaksızın bana hatırlatarak kurmaya çalıştığım yeni dünyaya müdahale eden ortamlarda yazmayı pek beceremedim. Günlük hayatımı ve mecburiyetlerimi yazma eyleminin etrafında pervane edebilir hale geldikten sonra, çalışma sistemim büyük ölçüde değişti. Şimdi nasıl çalıştığımı soracak olursan, en sevdiğim saatler kafamın en ferah olduğu sabah saatleri. Ama günün her saati bir şekilde yazıyorum aslında. Bizzat bilgisayarımın başında olmasam bile kafam hep orada oluyor. Eğer metnin çok içine girdiğim bir dönemdeysem, yolda yürürken, yemek yerken, hatta uyurken, aklım hep romanın bir yerine takılmış oluyor. Çantamda taşıdığım defterlere, cebimdeki minik kâğıtlara, hiç olmadı gazete sayfalarının boş kenarlarına, bilgisayarıma ulaşır ulaşmaz yazmayı planladığım notlar alıp duruyorum. Genellikle evde, Viginia Woolf’un vaktiyle önerdiği gibi kendime ait odamda yazıyorum. Kapımı dışarıdan gelen seslere, becerebildiğim ölçüde başka türlü sorumluluklara kapalı tutuyorum. Bilirsin, kendine ait bir oda metaforu, hem fiziki hem duygusal anlamda çok basit bir istek gibi görünmekle beraber, günlük hayat pratikleri içinde yazmaya niyetlenmiş bir kadın için bazen ulaşılması güç bir lükse bile dönüşebiliyor. Belki sonraki mektuplarımızdan birinde bu konuyu da konuşuruz. Ne dersin?

Tıpkı senin gibi bilgisayarda yazıyorum. İlk gençlik yıllarımda daktiloya gönül verdiğim bir dönem olmuştu ama bilgisayarda yazmanın pratik kolaylıklarıyla tanıştıktan sonra, o romantik yazım makinesiyle yaşadığım tutkulu aşktan çabucak vazgeçtim. İtiraf etmek gerekirse yazarken bencilleşebiliyorum. Ama sadece sorumluluklarımdan değil, kimi konfor ve şefkat ilişkilerinden de istifa ediyorum. Zira bu bencillik kendi rahatımı tesis için değil. O esnada iç huzurumu filan değil, sadece yazının selametini düşünüyorum. Sanırım benim için mühim olan yazarken mutlu olmak değil, yazmak. Hayattan keyif almak için yazmıyorum, yazdığım için keyif alıyorum.

Keyif demişken, bu aralar yeni romanın Friday Gospels üzerinde çalıştığını biliyorum. Nasıl gidiyor? Ne aşamadasın? Birkaç ipucu verecek misin bana yoksa tamamen sürpriz mi?

Haberlerini bekliyorum.

Sevgiler

nermin

Nermin Yildirim

Born in Bursa in 1980. Became interested in literature at a young age. Wrote her first poems and stories during her years in primary school, won awards. When her uncle typed these writings, reproduced them by photocopy and bound them as books she had her first unofficial book at the age of nine. In 2002, she graduated from Eskisehir Anatolian University Faculty of Communication Sciences Department of Press. Then she worked as journalist, editor and columnist for various newspapers and magazines, and as copywriter for advertisement agencies. In 2010, she moved to Barcelona. Her first novel The Forget-Me-Not Building was published in 2011 by Doğan Kitap, one of the most important publishing houses in Turkey. The same year, the book garnered much acclaim in literature circles and was awarded “Novel of the Year” award by the French high schools in Istanbul and Izmir. Yıldırım’s second novel “Dreams Are Untold” was published once again by Doğan Kitap in 2012, on March 7th which is also the author’s birthday.
—-
1980 yılında Bursa’da doğdu. Edebiyata ilgisi küçük yaşlarda başladı. İlk şiir ve hikayelerini ilkokul yıllarında yazdı, yarışmalarda ödüller aldı. Bu yazılar amcası tarafından daktiloya çekilip fotokopiyle çoğaltılarak kitap formuna sokulunca, gayri resmi ilk kitabını 9 yaşında iken eline almış oldu. 2002 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü’nden mezun oldu. Sonrasında İstanbul’da çeşitli gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalıştı; reklam ajanslarında metin yazarlığı yaptı. 2010 senesinde Barselona’ya yerleşti. İlk romanı Unutma Beni Apartmanı, 2011 senesinde Türkiye’nin en önemli yayınevlerinden Doğan Kitap tarafından yayınlandı. Edebiyat çevrelerinde büyük ilgiyle karşılanan eser, aynı yıl İstanbul ve İzmir’deki Fransız Liseleri’nden “Yılın Romanı” ödülünü aldı. Yıldırım’ın yine Doğan Kitap tarafından yayımlanan ikinci romanı “Rüyalar Anlatılmaz” ise 2012 yılında, yazarın doğum gününe denk gelen 7 Mart günü kitap raflarına çıktı.

Read an extract of The Forget-Me-Not Building – English | Turkish

Posted in Letters
4 comments on “Nermin Yıldırım’ın ilk Mektubu
  1. Hilal Demir says:

    looking forward to read more! It feels like you are giving me a chance to observe writers’ way of thinking and working and their secrets which I was very curious to learn more about. Thanks!

  2. Tina Marita says:

    Dear sister.

    I will follow your letters, I look forward to read more.

  3. Jaume Timoner says:

    Such an interesting project, I’m glad I found it. Will keep an eye on these letters, thanks for sharing your source of inspiration.

  4. Ashley says:

    I’m finding this conversation fascinating. I love to write letters, to my friends & to my family. May be because I have spent a lot of my life in different locations (sorry I’m not a globetrotter but I’ve moved around the UK a good deal). Now I have my study, my own room, with all my books, my friends, surrounding me. Writing & creating is such a vital activity.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

Manchester Mektupları Hakkında

Manchester Letters features an online correspondence between UK author Jenn Ashworth and Turkish writer Nermin Yildirim. Over the course of the next few months, they will be sharing insights into their working lives; discussing current works in progress, sources of inspiration and how their social and political environments impacts on their creativity.

Read more

#manchesterletters