Nermin’in Dördüncü Mektubu

Sevgili Jenn,

Hız, amaçlarımıza ulaşmak için başvurduğumuz bir yol olmaktan çıkıp bizzat amacın kendisine dönüştüğünden beridir, mektup yazmak gibi pek çok eski alışkanlığımız, başına nostaljik ve hatta romantik gibi sıfatlar eklenip rafa kaldırıldı. Artık iletişim de dahil olmak üzere her tür ihtiyacımızı mümkün olduğunca az zaman harcayarak gidermek istiyoruz. Hareket kabiliyetimiz ve hızımız arttıkça hayatın kolaylaştığını düşünüyoruz ama galiba güzelleşip güzelleşmediğinden pek de emin olamıyoruz.
Oysa mesela bir mektubun haber taşımak dışında işlevleri de yok mudur? El yazısıyla özene bezene yazmak, renkli zarflar, zarif pullar seçmek, postanelere kadar gidip postalamak, sonra gelecek cevabı heyecanla beklemeye başlamak, iletişim kurmaktan biraz daha fazlası değil midir? Bence öyledir.

İnternetin pratik kolaylıklarından elbette ben de faydalanıyorum. Ama son yıllarda bitmek bilmeyen telaşlar içinde sürekli bir yerlere yetişmeye çalıştığımızı düşününce, “hız”la aramızdaki mesafeyi sorgulamadan da edemiyorum. Sadece iletişim kurarken değil; konuşurken, yemek yerken, kitap okurken, hatta düşünürken bile… sence de fazla sabırsız değil miyiz?

Hayat bir tür yolculuksa eğer, sanki yoldaki manzarayı seyretmeye fırsat bulamadan, kan ter içinde bitiş çizgisine doğru koşuyoruz. Öyle ki bazen ancak düşüp yere kapaklandığımızda etrafımızı görebiliyoruz. Bu yüzden arada bir yere kapaklanmak, kafamızı kaldırıp nerede olduğumuza bakmak için bile olsa aslında hepimize iyi geliyor. (Ya da bana öyle geliyor.)

Galiba pek çok anlamda “yavaşlamak” taraftarı olanlardanım. Bundan teknolojinin nimetlerini yadsıdığım anlamı çıkmasın. Sadece ruhumuza iyi gelen incelikleri, kimi zaman manasızlaşan hızlara ve bitmek bilmeyen telaşlara kurban vermemeye çalışanlardanım.

Sosyal medya konusundaki sorun tam da zülfiyare dokunan cinsten olmuş. Gelecek mektuplardan birinde uzun uzun cevaplayacağım. Ama şimdi müsaadenle önceliği eski bir arkadaşa; İstanbul’a bırakalım.

Geçen mektubumda çok yakında sokaklarını birlikte adımlayacağımız bu güzel şehir hakkında tadımlık tüyolar vereceğimi söylemiştim. Fakat bu işe girişmeden evvel, doğu ve batı arasında bir köprü olarak görülen İstanbul’u yabancılara anlatma gayretiyle yazan yazarların sık sık başvurduğu ve açıkçası pek hoşlanmadığım iki yoldan söz etmem gerekir. Bunlardan ilki, şehri allayıp pullamak, batılı gözlerin hoşuna gidecek esrarlı bir doğu masalına dönüştürmektir. İkincisi ise tam tersi bir bakış açısıyla ondan acıklı mağduriyet hikayeleri devşirmektir. Oysa benim tanıdığım İstanbul şehir içinde şehir(ler) oluşundan ötürü tek bir hikayeye sığmayacak kadar geniş; oryantalizmin bulanık sularında yıkanamayacak denli kıymetlidir. Öyledir.

Ama tabii İstanbul’u gezip görmeye gelmiş bir turiste anlatmakla, eğrisiyle doğrusuyla yansıtmaya çalışan bir romana konuk etmek arasında bazı farklar olabilir. Velhasıl, nasıl Barselona’ya ziyaretime gelmiş bir arkadaşıma, ilk gününde bölgedeki ekonomik krizden, genç nüfusun yüzde 44’ünün işsiz gezdiğinden filan bahsetmek yerine Gaudi’yi, Sagrada Familia’yı anlatmayı tercih ediyorsam; şimdi sana da İstanbul’un sahip olduğu sayısız güzelliklerden dem vuracağım. Yani galiba sana, ölüm oruçlarına sahne olmuş Küçük Armutlu’dan değil, boğazın serin sularının muhteşem manzarasına sahne olan Arnavutköy’den; çingenelerin kuşaklar boyu yaşadığı tarihi Sulukule semtinin kentsel dönüşüm uğruna yerle bir edilişinden değil; lacivert denizin ortasında yükselen efsanevi Kız Kulesi’nden, bin beş yüz yıldır ayakta olan büyüleyici Aya Sofya’dan, Mimar Sinan’ın nice depreme dayanmış Süleymaniye Camii’nin ihtişamlı kubbelerinden, Topkapı Sarayı’nın görkemli hazine dairesinden filan bahsetmeliyim. Lakin İstanbul öylesine büyük ve dolu dolu bir şehir ki bu kısacık mektuba sığması mümkün değil. Bu yüzden ben de şimdilik sana anlatmak için tek bir yer seçtim: Pierre Loti.

Pierre Loti, Osmanlı zamanında buraya defalarca gelmiş, İstanbul’da ve İstanbul hakkında yazmış Fransız bir yazar ve de zabit. Kadirşinas İstanbullu, adını sonradan bir caddeye ve Eyüp semtinin sırtlarında yer alan şahane bir kahvehaneye vermiş. İşte benim İstanbul’da en sevdiğim yerlerden biri, (Her iki romanımda da geçer kendisi) Pierre Loti’nin adını taşıyan o güzel kahvehanedir. Buraya sağlı sollu eski mezarlarla, ta Osmanlı’dan kalan büyüleyici mezar taşlarıyla çevrili uzun ince bir yokuş tırmanarak varılır. Biraz tedirgin, hafif ürkek, muhakkak düşünceli ve erken kesilmemek için elbet pek yavaş yürümek gerekir. Ölümün sessizliğini aşıp, tepeye vardığında, hayatın gürültüsü, cıvıltısı, karşı konulmaz cazibesi dikilir karşına. Sonra kırmızı pötikareli örtülerle kaplanmış masalardan birine yerleşir, ince belli bardakta çay söylersin. Ayaklarının altına uysalca serilmiş Haliç’in (Sizin oralarda Altın Boynuz diye bilinir. Batılılar bu ismi Yunan mitolojisiyle bağlasa da, Kapalı Çarşı esnafına göre çarşıda işlenen altınların tozu yağmur ve su akıntılarıyla Haliç’e aktığı, Haliç de şeklen bir boynuzu andırdığı için buraya Altın Boynuz denir.) büyüleyici manzarasına bakarken, çayı değil, sanki koca bir şehri içer, katre katre içine çekersin. Bir yazarın öbürüne önerebileceği en şahane İstanbul mekanlarından biri burasıdır bence. Tabii yazar lafı mevzuyu bağlamak için. Yoksa Pierre Loti’de yazar olsan ne yazar, olmasan ne yazar. O manzara seyredeni zaten yazar yapar!

Çok yakında İstanbul’da görüşmek üzere Jenn! Hele bir buluşalım, daha anlatacak çok hikayemiz, gezip görecek çok yerimiz var…

Kucak dolusu sevgiler

nermin

Nermin Yildirim

Born in Bursa in 1980. Became interested in literature at a young age. Wrote her first poems and stories during her years in primary school, won awards. When her uncle typed these writings, reproduced them by photocopy and bound them as books she had her first unofficial book at the age of nine. In 2002, she graduated from Eskisehir Anatolian University Faculty of Communication Sciences Department of Press. Then she worked as journalist, editor and columnist for various newspapers and magazines, and as copywriter for advertisement agencies. In 2010, she moved to Barcelona. Her first novel The Forget-Me-Not Building was published in 2011 by Doğan Kitap, one of the most important publishing houses in Turkey. The same year, the book garnered much acclaim in literature circles and was awarded “Novel of the Year” award by the French high schools in Istanbul and Izmir. Yıldırım’s second novel “Dreams Are Untold” was published once again by Doğan Kitap in 2012, on March 7th which is also the author’s birthday.
—-
1980 yılında Bursa’da doğdu. Edebiyata ilgisi küçük yaşlarda başladı. İlk şiir ve hikayelerini ilkokul yıllarında yazdı, yarışmalarda ödüller aldı. Bu yazılar amcası tarafından daktiloya çekilip fotokopiyle çoğaltılarak kitap formuna sokulunca, gayri resmi ilk kitabını 9 yaşında iken eline almış oldu. 2002 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü’nden mezun oldu. Sonrasında İstanbul’da çeşitli gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalıştı; reklam ajanslarında metin yazarlığı yaptı. 2010 senesinde Barselona’ya yerleşti. İlk romanı Unutma Beni Apartmanı, 2011 senesinde Türkiye’nin en önemli yayınevlerinden Doğan Kitap tarafından yayınlandı. Edebiyat çevrelerinde büyük ilgiyle karşılanan eser, aynı yıl İstanbul ve İzmir’deki Fransız Liseleri’nden “Yılın Romanı” ödülünü aldı. Yıldırım’ın yine Doğan Kitap tarafından yayımlanan ikinci romanı “Rüyalar Anlatılmaz” ise 2012 yılında, yazarın doğum gününe denk gelen 7 Mart günü kitap raflarına çıktı.

Read an extract of The Forget-Me-Not Building – English | Turkish

Posted in Letters
One comment on “Nermin’in Dördüncü Mektubu
  1. Ashley says:

    Nermin, what a wonderful letter. I have not travelled much in my life but I think if I was to travel somewhere that would exhilarate me it would be to Istanbul! More please!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

Manchester Mektupları Hakkında

Manchester Letters features an online correspondence between UK author Jenn Ashworth and Turkish writer Nermin Yildirim. Over the course of the next few months, they will be sharing insights into their working lives; discussing current works in progress, sources of inspiration and how their social and political environments impacts on their creativity.

Read more

#manchesterletters