Nermin Yıldırım’ın İkinci Mektubu

Sevgili Jenn,

Mektubunu merakla bekledim, keyifle okudum. Hemen ilk soruna cevap vererek başlayayım. Hayır, romanlarımı yazarken başka bir dile çevrilme olasılığını düşünerek hareket etmiyorum. Galiba mesele çeviri de olsa ileriye dönük kaygıların, planların yazmayı gereğinden fazla hesabı kitabı yapılmış bir işe dönüştürebileceğini; metnin samimiyetine zarar verebileceğini düşünüyorum. Ama henüz yolun başındayım. Bulgarca’ya çevrilmekte olan ilk romanım dışında bir çeviri tecrübem yok. Bu çokbilmiş laflarımı bir yerlere not edelim (mesela buraya) ve bir gün kitaplarım daha fazla dile çevrilmeye başlarsa bu konuyu yeniden konuşalım derim!

Karakterlerin konuştuğu yöresel  dilin ülkenin farklı bölgelerindeki okurlar tarafından  anlaşılır olup olmayacağı kaygısına gelince… Ben kendi adıma bölgesel dil farklılıklarından kaçınmıyorum. Bu durum zaman zaman okuru bir parça zahmete sokacak bile olsa, sahici bir karakter yaratabilmek adına karakterin dilini özgür bırakıyorum. Dil ve insan bu kadar zenginken neden budayıp tek tipleştirmeye çalışalım ki, değil mi ama?

Bu arada bir karakteri konuştururken, cinsiyetinden nereli olduğuna, psikolojik durumundan sosyo ekonomik sınıfına kadar ne çok şeyi göz önünde bulundurmak gerektiğini düşününce, kimliğin dildeki tezahürü başlı başına bir karnavalmış gibi geliyor bana. Ne dersin?

Demek romanındaki aile Mormon. Açıkçası  Mormonlar hakkında pek bilgi sahibi değilim. Kulaktan dolma ve doğrulanmaya muhtaç birkaç bilgi kırıntısı belki… Yazarken onların dilini, ruhunu yakalamak güç oldu mu senin için? Nasıl yaptın?

Az bildiğimiz, özellikle de türlü önyargı geliştirdiğimiz kültürlere, toplumlara dair yazmayı/okumayı çok önemsiyorum. Çünkü dünyada arsızca yayılan nefret kültürüyle mücadelenin tek yolunun birbirimizi tanımaya ve anlamaya çalışmaktan geçtiğine inanıyorum. Velhasıl, yeni romanının konusunu şimdiden çok sevdim Jenn! Merakla bekliyorum.

Mektubunda sık seyahat edip etmediğimi sormuşsun. Özellikle son birkaç yıldır türlü merakların peşine takılıp sık sık kendimi yollara vuruyorum.  Beni yollara düşüren merakların ardında çoğu kez okuduğum ya da yazdığım kitaplar oluyor. Mesela çocukken en sevdiğim roman olan Pal Sokağı Çocukları’nın peşinden Budapeşte’ye gittim iki sene evvel. Çocukluk arkadaşlarımın yaşadığı sokağı, uğruna dövüştükleri arsayı, hatta canımın içi Er Nemeçsek’in öldüğü evi bile buldum. Geçen sene de Saint Petersburg’da Dostoyevski’nin Raskolnikov’unun izini sürmüştüm. Akıllı işi mi bilmem ama bu edebi hafiyecilik oyunlarına bayılıyorum. Coğrafyalarını teneffüs ettiğim vakit, sanki ruhumda gedikler açmış romanların sayfalarından içeri  süzülüveriyorum.

Yazdığım kitaplarla ilgili gezilere gelince… Mesela geçen hafta yeni romanla ilgili bir tür araştırma gezisi için Polonya’daydım. Varşova’ya Krakov’a ve son olarak da Auschwitz toplama kampına gittim. Farklı ülkelerdeki iki kız kardeşin birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşan bir roman yazdığımı söylemiştim. Bu mektupların fonunda 20. yüzyılın ilk yarısı yer alıyor. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından kurulan cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de yaşanan kültürel kopuştan, o dönemin Avrupa’sının savaşlarla dolu karanlık medeniyetine kadar pek çok konuyu ele alma fırsatı buluyorum. Auschwitz’i de İkinci Dünya Savaşı ile ilgili bölümü yazmaya başlamadan evvel ziyaret etim. Bu, yani hikayemin arka planına anlattığım dönemin tarihini, kültürünü, sosyal koşullarını almak benim sıklıkla yaptığım, yapmaya çalıştığım bir şey. Çünkü insanı anlamak için yaşadığı zamana bakmak gerektiğine inanıyorum.

Auschwitz’e dönecek olursak, toplama kampından geriye kalanlar bile tüylerimi diken diken etmeye yetti. Ayrıca o yılları yaşamış yaşlı insanlarla, onların korkunç hikayelerini dinleyerek büyümüş torunlarıyla da görüşmeler yaptım. Hatta torunlardan bir tanesini anneannesinin hikâyesini yazmaya ikna bile ettim sanırım. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi dine, dile, topluluğa yönelirse yönelsin, benzer acıların silbaştan yaşanmaması için toplumsal belleği canlı tutulmak lazım. Ben de Polonya’da görüp dinlediklerimin bir kısmını 2. Dünya Savaşı’nın başlangıcının72. yıldönümünde, yani 1 Eylül’de arada bir yazdığım bir gazetede yayınlamayı düşünüyorum. Bakalım…

Önceki mektubumda, günlük hayat sorumlulukları içinde yazmanın ve hem fiziksel hem duygusal anlamda kendine ait bir odaya sahip olmanın, özellikle kadın yazarlar için daha zor olduğunu söylerken, aslında edebiyatın dışında da yaşanan bir tür eşitsizlikten dem vurmak istemiştim. O odaya sahip olmanın başkalarına bağımlı olmadan yaşayabilecek maddi koşullarla olduğu kadar, politik-kültürel reflekslerle, alışkanlıklarla, toplumsal rol ve kalıplarla da ilgili olduğuna inanıyorum.  Genellikle entelektüel üretim içindeki erkek odasına kapandığında, ne yemeği ne çamaşırı düşünmesi gerekiyor. Evin hanımı zaten çocukları “şşt babanız çalışıyor” diye susturmuş, evin günlük işlerini sessizce yerine getirmiştir oluyor. Ama üretim içindeki kişi kadın olduğunda,  sözünü ettiğimiz fedakarlıkları içerideki odada yazmakta olan karısı için yapan kaç erkek vardır, bilemiyorum. (Bu noktada, sen bana mektup yazarken alt katta minik Aiden’i doyuran kocana en içten sevgi ve hürmetlerimi sunuyorum.)

Ursula K. Le Guin, yeri geldiğinde kadınların  mutfak masasında bile yazabildiğini söylüyor. Ve bugün mutfak masasında bile yazabilen kadınlar varsa,bence  bu yaptıkları işin sıradanlığını değil, onların dehasını gösteriyor.

Mektup yazmak insanın kafasının içindekileri temize çekmesi gibi. Düşünceleri berraklaştırıyor. Bana kafamın içini düzenleme ve seninle birlikte düşünme şansı veren güzel mektupların için çok teşekkür ederim. Yeni mektubunu sabırsızlıkla bekliyorum.

Sevgiler

nermin

Posted in Letters
2 comments on “Nermin Yıldırım’ın İkinci Mektubu
  1. Cathy says:

    Thanks for your wonderful letter Nermin. I also believe that good literature can play an important role in combatting hate culture – keep up the good work!

  2. Ashley says:

    It’s good reading your letter, it makes me address some of my own issues about writing. However, I would go beyond writing to include any creative activity; it does still need a space in which to be formed. Whether that space is im my study or as with Jenn driving her car, or even sitting at the kitchen table it depends on the individual’s needs. Can I just add that I would encourage any one to write or draw or be creative; I think it has something to do with my parents never discouraging me. I’ve not always had a study in which to write & the kitchen table was indeed my usual writing place, now perhaps it has something to do with being older, further down the road of life. Love the letters.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

Manchester Mektupları Hakkında

Manchester Letters features an online correspondence between UK author Jenn Ashworth and Turkish writer Nermin Yildirim. Over the course of the next few months, they will be sharing insights into their working lives; discussing current works in progress, sources of inspiration and how their social and political environments impacts on their creativity.

Read more

#manchesterletters