Nermin Yıldırım’ın Altıncı Mektubu

Sevgili Jenn,

Mektuplaşmaya başladığımızda önümüzde uzun zaman, aklımızda yazılmayı bekleyen bir dolu sözcük vardı. Gel gör ki zaman yeryüzündeki en yanıltıcı şeylerden biri. Elbette yapmayı pek sevdiği gibi yine göz açıp kapayıncaya kadar geçti ve ardında uzak gölgelerden başka pek bir şey bırakmadı. Zaten yazarken ve yaşarken, onca çabanın, kaygının, yorgunluğun ardından bize kalan hep bu uzak, titrek gölgeler değil mi?

Geçtiğimiz aylar boyunca, belki elimizde bol köpüklü Türk kahveleriyle, diz dize oturup göz göze bakarak değil ama, klavyelerimizin önünde, uzaklarda bir yerlerde okunduğumuzu bilerek, bir dolu laf ettik seninle. Aklımızdan, gönlümüzden geçenleri anlatabilmek için, hep yaptığımız gibi sözcüklere sığındık yine. Peki şimdi, o çok güvendiğimiz sözcüklerin ne kadarı kaldı aklımızda? Ama neyse ki söz uçtuğunda yazı hep kalıyor geriye. Yine de bence sözcüklere sahip olduklarından fazla mana yüklememek, onların ‘şey’lerin bizzat kendileri değil, sadece isimleri olduğunu unutmamak gerek. Yazarken de, yaşarken de…

Son mektuba geldiğimize göre artık anlatmakta bir sakınca yok, hatta tam zamanıdır diyebiliriz. Edebiyattan ve hayattan bahsettiğimiz bütün bu mektuplaşma silsilesinin en başında, birbirini hiç tanımayan iki kişi olarak, ikimizde de nasıl biriyle mektuplaştığımızın merakı vardı. Mektuplar gelip giderken bu merak yerini tanışınca tanıştığımıza memnun olacak mıyız kaygısına bıraktı.
Kendi hesabıma konuşmam gerekirse, seninle yazıştığım süreçte iki kız kardeşin mektuplarından oluşan yeni romanımı yazmakla meşgul olduğum için, zaman zaman onların mektuplarıyla bizimkiler azıcık birbirine karıştı. Elbette konu olarak değil –zira onlar 30’lı yıllardan ve bambaşka olayların arasından sesleniyorlardı birbirlerine- ama duygu olarak. Garip bir şey oldu ve bir zaman sonra sana yazarken de bir kız kardeşten diğerine yazar gibi hissetmeye başladım. Sanki kardeşçe bir yakınlık kuruldu aramızda. Zaman gösterdi ki başlangıçta tahmin edebileceğimizden çok daha fazla ortak noktamız vardı. Ama yine aynı zaman, dilimizden tarzımıza, dert edindiğimiz meselelerden onları çözüş biçimimize kadar pek çok konuda ayrıldığımızı da ortaya çıkardı. (Sonradan bunların bir kısmını kişisel özelliklerimize bir kısmını da içinde yoğrulduğumuz kültürlerin özelliklerine bağlayacaktık.) Mektuplarımızı zenginleştiren, benzerliklerimizden çok farklılıklarımız oldu bence. Senden gelen her mektubu heyecanla bekleyip keyifle okumamı sağlayan şey de öyle…

Mektupların sonuna yaklaştığımızda birbirimiz hakkında pek çok şey öğrenmiştik. Öyle dolu dolu yazışmıştık ki bir anlamda sanki yıllardır tanışıyor gibiydik. Gel gör ki henüz hiç yüz yüze gelmemiştik! Ve bunun romantik bir yanı olduğu konusunda kesinlikle hemfikirdik.

İlk kez İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali için bir araya gelecektik. Ben Barselona’dan, sen Preston’dan ayrı ayrı İstanbul’a geçmiştik. İstiklal Caddesi üzerindeki Hollanda Konsolosluğu’nda yapılacak açılış töreninde tanışacaktık. Dün gibi hatırlıyorum; ekim başıydı ve ılık bir İstanbul akşamıydı.

Erkenden tören yerine gidip seni beklemeye başlamıştım. Konsolosluğun bahçesi kısa süre içinde dünyanın dört bir yanından gelen yazarlarla dolunca da azıcık kaygılanmıştım. Çünkü daha evvel hiç karşılaşmadığınız, yüzünü sadece fotoğraflardan tanıdığınız birini arıyorsanız, kalabalık işleri asla kolaylaştırmaz. Hatta en başından onu kaybetmiş bile sayabilirsiniz kendinizi. Bunu bildiğim için, davetliler arasında gezinip tanıdık yüzlerle hoşbeş ederken, kendimi sağı solu kolaçan etmekten alamıyor; Kalem Ajans’tan Cihan’a rastladıkça seni görüp görmediğini soruyordum. Ama henüz onunla da tanışmamıştınız ki! Kim bilir, belki de çoktan gelmiştin ve kalabalığın içine karışmış beni arıyordun. Tam bir muamma olmuştun Jenn, bir türlü ortaya çıkmak bilmiyordun!

Üçüncü şarap kadehinin sonlarına doğru nihayet seni buldum. Yüzünde kocaman bir gülümseme ile karşımda duruyordun. Garip ama zerrece yabancılık çekmeden, uzun zamandır tanışan iki arkadaş gibi sarıldık birbirimize. Tamam, ilk kez yan yana geliyorduk ama onca mektuptan sonra, yıllarca görüşmüş fakat birbirini dinlemeyi bile becerememiş nicelerine göre çok daha yakından tanışıyorduk…

Sonraki günlerde mektuplarda hayalini kurduğumuz her yeri gezerek şehrin altını üstüne getirdik. Daha da güzeli, İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali’nde aylardır uzaktan uzağa yazdığımız mektupları ilk kez birbirimizin yüzüne bakarak okuduk. O güzel mektuplarını senin sesinden dinlemek harikaydı.

İstanbul serüvenimizin sonuna gelince bu kez İngiltere’ye geçtik. Beni Preston’da, Cold Light romanında anlattığın o şahane parka götürdün; parkın ortasındaki malum havuzu gördüm. Bir romanın içine sızıp orada sessizce dolaşmak gibiydi! Sonra Lancaster Üniversitesi’nde mektuplarımızı, Manchester Edebiyat Festivali’nde romanlarımızdan seçtiğimiz parçaları okuduk ve mektupların kanatlarına tutunup çıktığımız bu özel yolculuğun hayatlarımıza kattıkları hakkında uzun uzun konuştuk. Herkes aynı soruyu soruyordu bize: “Onca zaman sonra ilk kez bir araya geldiğinizde ne hissettiniz? Birbirinizi sevdiniz mi? Ya sevmeseydiniz?” Ya sevmeseydik Jenn? O zaman herhalde başladığımız işi kibarca bitirip sessizce köşelerimize çekilirdik. Ama öyle olmadı.

Nihayetinde yaz bitti, yıl bile bitmek üzere ve bu güzel yolculuğun sonuna kadar geldik. Biz seninle gözlerden uzak mektuplaşmaya devam edeceğiz elbet ama şimdi burada, Manchester Mektupları için yazdığım son mektupta, bu yolculukta bize eşlik eden herkese sevgilerimi ve teşekkürlerimi gönderiyorum. Yolun bizi hangi kapıların eşiğine taşıdığına dair pek güzel bir örnek olduğuna inandığım için, mektubumu İstanbul’da başımızdan geçen ilginç bir olayı anlatarak bitirmek istiyorum.

Tanıştığımız günün ertesiydi sanırım. Aya Sofya’daydık. Daha evvel onlarca kez gezdiğim ama çok etkilendiğim bir yer olduğu halde hakkında bir şey yazmayı aklımdan bile geçirmediğim o muhteşem kilisede. Birlikte 1500 yıllık o büyüleyici yapıdan içeri girmemizle birlikte çok acayip bir şey oldu. Tavandaki şahane mozaikleri ağzımız açık seyrederken, bizden başka kimsenin göremediği garip kılıklı bir adam beliriverdi yanımızda. (Malum, edebiyat biraz da güzel yalan söyleme işidir ve ben de hikâyeyi güzel anlatayım diye yüksek müsaadelerinle ‘aklımız’ ı ‘yanımız’ yaptım.) Sanki başka bir zamandan gelmiş gibiydi adam. Halinde öyle bir şey vardı ki anlıyordu insan, kuşkusuz yanlış zamandaydı ama katiyen yanlış yerde değildi. Bir sana baktı adam, bir de bana. Biz de bir ona baktık bir de birbirimize. Sonra, her nasıl yaptıysa ikimizin de aklına aynı anda giriveren bu esrarengiz adamla ilgili bir öykü yazmaya başladık seninle beraberce. İçeride gezindiğimiz süre boyunca, onun, yani Aya Sofya’nın mozaiklerini yapan bir mozaik işçisinin pek acayip hikâyesini anlattık durduk birbirimize… Böylece, bizim mozaik işçisi ete kemiğe büründü. Tabii onunkisi ayaküstü başlanmış ama bitirilmemiş bir öyküydü.

O günden beri ne zaman sana yazmak için bilgisayarımın başına otursam, bizim mozaik işçisi beliriyor yamacımda. “Ben” diyor “sayenizde yarım kalmış bir öyküyüm şimdi. Öylece bırakıp gittiniz beni. Bir zahmet tamamlasanıza.” Sırf gönlü olsun diye çabucak bir şeyler karalayabilirim elbet ama elim gitmiyor. Küskün bir çocuk gibi ekşittiği yüzüne bakıp, “Bekle, biraz daha bekle. En güzel öyküler doğru zamanı bekleyenlerdir” diyorum. Çünkü Jenn, seninle birlikte başladığımız bu hikâyeyi günün birinde yine birlikte bitirmek istiyorum. Yaptığımız sohbetlerden senin de aynısını hissettiğini biliyorum.

Yani sevgili Jenn, aylardır yazışmamızın meyvesi aramızda can bulmuş bir mozaik işçisi olacaksa ben buna varım! Biliyorum bir gün seninle birlikte yazacağız o öyküyü. Ve şimdi buradan Aya Sofya’daki o mozaik işçisine sesleniyorum: “Seni unuttuğumuzu sanma sakın! Biraz daha sık dişini, sabret. Çünkü en güzel öykülerin kahramanları sabretmeyi bilenler. Bil ki bir gün geri döneceğiz sana. Sözcükleri eksik kalmış yazarlar her zaman geri döner!”

sevgiler
nermin

Nermin Yildirim

Born in Bursa in 1980. Became interested in literature at a young age. Wrote her first poems and stories during her years in primary school, won awards. When her uncle typed these writings, reproduced them by photocopy and bound them as books she had her first unofficial book at the age of nine. In 2002, she graduated from Eskisehir Anatolian University Faculty of Communication Sciences Department of Press. Then she worked as journalist, editor and columnist for various newspapers and magazines, and as copywriter for advertisement agencies. In 2010, she moved to Barcelona. Her first novel The Forget-Me-Not Building was published in 2011 by Doğan Kitap, one of the most important publishing houses in Turkey. The same year, the book garnered much acclaim in literature circles and was awarded “Novel of the Year” award by the French high schools in Istanbul and Izmir. Yıldırım’s second novel “Dreams Are Untold” was published once again by Doğan Kitap in 2012, on March 7th which is also the author’s birthday.
—-
1980 yılında Bursa’da doğdu. Edebiyata ilgisi küçük yaşlarda başladı. İlk şiir ve hikayelerini ilkokul yıllarında yazdı, yarışmalarda ödüller aldı. Bu yazılar amcası tarafından daktiloya çekilip fotokopiyle çoğaltılarak kitap formuna sokulunca, gayri resmi ilk kitabını 9 yaşında iken eline almış oldu. 2002 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü’nden mezun oldu. Sonrasında İstanbul’da çeşitli gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalıştı; reklam ajanslarında metin yazarlığı yaptı. 2010 senesinde Barselona’ya yerleşti. İlk romanı Unutma Beni Apartmanı, 2011 senesinde Türkiye’nin en önemli yayınevlerinden Doğan Kitap tarafından yayınlandı. Edebiyat çevrelerinde büyük ilgiyle karşılanan eser, aynı yıl İstanbul ve İzmir’deki Fransız Liseleri’nden “Yılın Romanı” ödülünü aldı. Yıldırım’ın yine Doğan Kitap tarafından yayımlanan ikinci romanı “Rüyalar Anlatılmaz” ise 2012 yılında, yazarın doğum gününe denk gelen 7 Mart günü kitap raflarına çıktı.

Read an extract of The Forget-Me-Not Building – English | Turkish

Posted in Letters
One comment on “Nermin Yıldırım’ın Altıncı Mektubu
  1. Ashley says:

    Nermin! What a lovely letter. Your letters certainly have wings! I will remember them with much happiness. With love, A.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

Manchester Mektupları Hakkında

Manchester Letters features an online correspondence between UK author Jenn Ashworth and Turkish writer Nermin Yildirim. Over the course of the next few months, they will be sharing insights into their working lives; discussing current works in progress, sources of inspiration and how their social and political environments impacts on their creativity.

Read more

#manchesterletters