Nermin Yıldırım’ın Üçüncü Mektubu

Sevgili Jenn,

Soluğumuzu kesen bunaltıcı sıcaklardan sonra, bugün nihayet yağmur yağdı Barselona’ya. İşte şimdi tam oturup mektup yazılacak hava!
Üstelik her yeni mektupla birlikte mevzuular derinleşiyor ve bu yazışma süreci gittikçe daha da zevkli bir hal alıyor. Bana kalırsa birini mektuplar üzerinden tanımaya çalışmak bir tür yap-boz oyununa benziyor. Önce elindeki parçayı doğru yere koyduğunu düşünüyorsun ama sonra karşındaki tek bir sözüyle sana yepyeni bir ipucu veriyor ve parçanın yerini değiştirme ihtiyacı duyuyorsun. Kesin olan şu ki, her adımla birlikte, manzaranın bitmiş halini daha çok merak ediyorsun.

Öncelikle önemli bir yanlış anlamayı düzelterek başlayayım. Araştırmaya dayalı romanlar yazdığım doğru ama kesinlikle kurgu olmayan romanlar yazmıyorum. Sadece tamamen kurmaca ile oluşturduğum hayali gerçekliği, hakiki bir toplumsal gerçekliğin üzerine inşa etmeyi seviyorum. Daha evvel insanı anlamak için yaşadığı zamana bakmak gerektiğini ve romanlarımda bunu hatırlamaya özen gösterdiğimi yazmıştım. En temelde insanı anlamaya ve anlatmaya çalışan birinin (mesela bir romancının) tarihçi, antropolog, sosyolog ya da psikolog olması gerekmiyor tabii ama bütün bunlarla ilgilenmenin, en azından kendi içine sinen bir metin çıkarmak, yazının hakkını vermek için gerekli ön çalışmayı/ araştırmayı yapmanın bir tür sorumluluk olduğuna inanıyorum. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?

Gerçekçi roman meselesine gelince… Sırtımı gerçek bir tarihi döneme dayadığımda ve o dönemi doğru biçimde yansıtabilmek adına kayda değer çaba harcadığımda bile, klasik anlamda gerçekçi romanlar yazdığımı düşünmüyorum. Bu anlamda Güney Amerika edebiyatının büyülü gerçekçilik akımından beslenmeye çalıştığımı belirtmeliyim. Ayrıca, senin de halihazırda tanımladığın üzre, gerçek ve gerçekçilik epey kafa karıştırıcı kavramlar. Hele de “Bir şeyin gerçekte olduğu hali”nden kaç ayrı versiyon çıkarabileceğimizi düşününce…

İstersen klişelerden medet ummak pahasına basit bir örnek verelim. Mesela otuz üç işçinin işten çıkarıldığı bir elyaf fabrikasının etrafında dönen bir hikâyeden bahsettiğimizi varsayalım. Şimdi biz akşam eve vardığında hamile karısına ve okul çağındaki üç çocuğuna bundan böyle eve ekmek getiremeyeceğini söyleyen işçinin gerçeğini mi anlatacağız, yoksa aynı akşam bereketli bir aile sofrasında üç yaşındaki sevimli torununu güldürmeye çalışan tonton fabrika sahibinin gerçeğini mi? Hangisidir bu hikâyenin gerçeği? Buradaki gerçek elbette bizim görmeyi ve anlatmayı seçtiğimizdir. Adil olmak ve çok yönlü bir hikâye anlatmak adına hepsini, kendi bakış açımızı yansıtmak arzusuyla birini ya da muhtemelen daha iyi bir fikrimiz olduğu için “hiçbiri” seçeneğini seçebiliriz. Ama sonuçta her zaman bir şey seçeriz. Öyle ya da böyle, ortada hep bir seçim vardır yani.

Velhasıl edebi bir yapıtta gerçekçilikten bahsederken, yazarın gerçekliği üzerinden konuştuğumuzu unutmamak gerekir. Hal böyle olunca, birilerine hakikatten haber taşımak gibi uhrevi vazifeler üstlenmek yahut şahsi doğrularımı öğretmeye heveslenmek gibi didaktik ve kibirli işlere girişmeyi hiç istemem. Zinhar, kimselerin bilmediği yepyeni bir şey anlattığım inancıyla da hareket etmem. Ama tam da senin söylediğin gibi kendi gerçeğimi ya da gerçeğin benim üzerimden karakterlerime yansıyan halini gözler önüne serip, okura sorular sordurmayı, ya da becerebilirsem ezber bozma denemeleri yapmayı da bir o kadar çekici bulurum.

Bu arada yazamayacağımı düşündüğüm bir konu olup olmadığıyla ilgili soruna da cevap vereyim. Bence, yazarken, hele hele yaşamış ve yaşayan bunca muhteşem yazarın varlığından haberdar halde yazarken, kendi potansiyelinden kuşku duymak, bir yazarın başına gelebilecek en hayırlı şeylerden biridir. Hatta bunun aksi haller, kibirden bahsetmek için birebirdir. Kendi potansiyelinin farkında olmanın, farklı yazarlarda farklı neticeler verdiğini görüyoruz. Kimi kendini zorlamayacak yollar seçer, ömür boyu hep aynı sağlam limanlarda gezinir. Kimi de sınırlarını aşmak için yeni yerler keşfetmeye uğraşır, bunun için emek harcar, didinir. -Burada kastım edebiyat aleminin sınırlarından ziyade yazarın bizzat kendi sınırlarını zorlaması.- En güvenilir yol olmasa da ben ikincisini daha cazip buluyorum. Ama haddini bilmemekle kendini aşma cesaretini de birbirinden dikkatle ayırmaya çalışıyorum. Bence bu, özellikle bizim gibi genç yazarlar için hayati önem taşıyan bir ayrım.

Neyi ne kadar yazabildiğimiz, doğuştan gelen yetenekle, içimizde büyüttüğümüz hislerle, insanı ve dünyayı anlayışımızla, algılayışımızla olduğu kadar, bunun için ne tür bir çaba harcadığımızla da ilgili olmalı. Yani sözünü ettiğimiz bir potansiyelse artabileceği gibi eksilebilir de. Geçen mektuplarda yazım sürecimizin zamanla nasıl değiştiğinden bahsetmiştik. Olumlu ya da olumsuz, muhtemelen potansiyelimizin başına da aynı şey gelecektir. Hem zaten zaman her şeyin değiştiği yer değil midir?

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim; bazı romanların okurda yaptığı etkiyi, uyuşturucu ya da bol miktarda alkol kullanmaya benzetmen pek hoşuma gitti. Haklısın, bu gibi durumlarda okumak uçucu bir keyif, geçici bir etki. Geriye pek bir şey bırakmayan anlık bir lezzet. Pek çok okur bundan memnun olabileceği gibi pek çoğu da iyi bir romanda daha fazlasını arayabilir. Bütün romanlardan hayatımızda en az bir şey değiştirmelerini bekleyemeyiz elbet ama büyük romanların ekseriye bunu yapabilenler arasından çıktığını da hatırlamak gerek.

Not: İstanbul’daki ilk buluşmamıza sadece bir ay kaldı! Nihayet tanışacak olmak heyecan verici. Sonraki mektubumda sana bir yazarın bu masal şehrinde yapabileceklerinden tadımlık da olsa bahsetmek isterim. Bu senin yedi tepeli şehre yapacağın ilk ziyaret olacak değil mi?

Sevgiler

nermin

Nermin Yildirim

Born in Bursa in 1980. Became interested in literature at a young age. Wrote her first poems and stories during her years in primary school, won awards. When her uncle typed these writings, reproduced them by photocopy and bound them as books she had her first unofficial book at the age of nine. In 2002, she graduated from Eskisehir Anatolian University Faculty of Communication Sciences Department of Press. Then she worked as journalist, editor and columnist for various newspapers and magazines, and as copywriter for advertisement agencies. In 2010, she moved to Barcelona. Her first novel The Forget-Me-Not Building was published in 2011 by Doğan Kitap, one of the most important publishing houses in Turkey. The same year, the book garnered much acclaim in literature circles and was awarded “Novel of the Year” award by the French high schools in Istanbul and Izmir. Yıldırım’s second novel “Dreams Are Untold” was published once again by Doğan Kitap in 2012, on March 7th which is also the author’s birthday.
—-
1980 yılında Bursa’da doğdu. Edebiyata ilgisi küçük yaşlarda başladı. İlk şiir ve hikayelerini ilkokul yıllarında yazdı, yarışmalarda ödüller aldı. Bu yazılar amcası tarafından daktiloya çekilip fotokopiyle çoğaltılarak kitap formuna sokulunca, gayri resmi ilk kitabını 9 yaşında iken eline almış oldu. 2002 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü’nden mezun oldu. Sonrasında İstanbul’da çeşitli gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalıştı; reklam ajanslarında metin yazarlığı yaptı. 2010 senesinde Barselona’ya yerleşti. İlk romanı Unutma Beni Apartmanı, 2011 senesinde Türkiye’nin en önemli yayınevlerinden Doğan Kitap tarafından yayınlandı. Edebiyat çevrelerinde büyük ilgiyle karşılanan eser, aynı yıl İstanbul ve İzmir’deki Fransız Liseleri’nden “Yılın Romanı” ödülünü aldı. Yıldırım’ın yine Doğan Kitap tarafından yayımlanan ikinci romanı “Rüyalar Anlatılmaz” ise 2012 yılında, yazarın doğum gününe denk gelen 7 Mart günü kitap raflarına çıktı.

Read an extract of The Forget-Me-Not Building – English | Turkish

Posted in Letters
2 comments on “Nermin Yıldırım’ın Üçüncü Mektubu
  1. Ashley says:

    Nermin, what a wonderful letter! There is a great deal to take in & as such I will have to read the letter again possibly even a few times before I can fully grasp everything you say. Even so it excites me to know that I will return. You talk of a jigsaw & that is a good way to approach reading letters, or novels even, but I find it’s like looking through a window & seeing inside a room where there are people talking; I can’t quite make out what each is saying but I think I get the “gist” then on top of that I’m seeing my own reflection in the window, a reflection of my world in the words of the writer. Your letters & Jenn’s, have raised many questions; I look forward to reading more from you in the future.

  2. Steve says:

    Fascinating to eavesdrop on two writers getting to know each other. Good that they start by talking about what they have in common but puzzling to see that curiosity has not lead them to explore differences. Especially cultural and geographical differences and their influences on writing.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

Manchester Mektupları Hakkında

Manchester Letters features an online correspondence between UK author Jenn Ashworth and Turkish writer Nermin Yildirim. Over the course of the next few months, they will be sharing insights into their working lives; discussing current works in progress, sources of inspiration and how their social and political environments impacts on their creativity.

Read more

#manchesterletters